A Beautiful Day in the Neighborhood

Dünya prömiyerini Uluslararası Toronto Film Festivali (TIFF)’nde yapan filmde yönetmen Marie Heller, had safhada duygusal bir konudan zeka ürünü gözlemler ve hikayesel burgular devşirmesini bilmiş.

“A Beautiful Day in the Neighborhood, adeta izleyenleri sinsice ele geçirmek üzere tasarlanmış bir film. Daha düşük profilli bir hikaye anlatıcısının eline düşseydi şayet, medya fenomeni Fred Rogers ile dostluğu ilerletmesiyle yaşama saygı duymayı öğrenmesi bir olan, kalemi keskin bir muhabirin destansı hikayesi ucuz ve acıklı öğelerden beslenecekti kuşkusuz. Çocukların güler yüzlü televizyon kahramanı olarak her kılığa girebilen ikonik Tom Hanks’in de varlığı sayesinde formül kendiliğinden ortaya çıkıyor. Böylelikle bir çok kişi daha önce hiç izlememiş bile olsa, sorulduğunda büyük olasılıkla filmin nabız atışlarına aşina olduğunu söyleyecektir.

Yine de yönetmen Marie Heller, kolaylıkla duygusallığa kaçmaya meyilli sinemaskop materyale, zekice ve kavranabilir ayrıntıları yedire yedire sağlam yapılardan acıklı durumlar çıkarmak konusundaki yeteneklerini konuşturuyor. Her ne kadar bu ilk büyük stüdyo çalışmasında yönetmenin “Can You Ever Forgive Me?” ve “The Diary of A Teenage Girl” isimli yapımlarındaki gergin havadan eser olmasa da, Heller önünde duran cıvık yüzeye kamerasını daldırıp somut hedefini şaşırtıcı yerlerde arayarak geriye doğru işleyen bir çalışma sergiliyor.

Ölümünün üzerinden neredeyse yirmi yıl geçtikten sonra bile Rogers, etkisi nesiller boyu süren iyi niyetli yaklaşımların su götürmez bir biçimde ete kemiğe bürünmüş hali olarak, modern Amerikan medyası için hala büyük bir muamma. Rogers’in kibar tonu ve eşi benzeri olmayan sıradışılığı genç hayranlarını mest etmiş olabilir, ancak şu bir gerçek ki bu durum aynı zamanda bu genç neslin olgunlaşması sürecinde kafalarda çok sayıda soru işareti oluşmasına ve yıllar içersinde yeni araştırmaların ortaya çıkmasına neden oldu. Bir insan nasıl olur da en azından bir iki kirli çamaşırı ortaya dökülmeksizin bunca iyi niyeti bünyesinde barındırabilir? Morgan Neville, Rogers’i anlattığı “Won’t You Be My Neighbor?” isimli belgesel portreyi hazırlamadan 20 yıl önce Esquire muhabiri Tom Junod bu gizemin peşine düşmüş ve fakat sonuçta vardığı nokta kendi yaşam tercihlerini sorgulamak olmuştu.

Gerçek hayattaki gazeteci Junod’un aynı anda birkaç bunalımın eşiğindeki hayali karşılığı Lloyd Vogel’i istikrarlı ve incelikli bir rolde, “The Americans”’ın parlayan yıldızı Matthew Rhyes canlandırıyor. Çiçeği burnunda bir baba ve başarılı birdergi muhabiri olan Vogel’in skandal yaratan tarzı, dergiyi kendisine yeni bir görev verme noktasında ketum davranmaya itse de, her şeye rağmen onunla konuşmanın getirdiği riskleri göze alan yüksek profilli birkaç hedef her daim mevcut.Bu arada filmde eşinin (Susan Kelechi Watson), Lloyd’un kabaran nevrozlarından ötürü sabrının taşmaya başladığını görüyoruz, ki bunların içinde çocuklarına karşı sorumluluklarını yerine getirmeyen asalak babasına (son derece uygun patetik bir roldeki Chris Cooper) karşı uzun zamandır sürdürdüğü dargınlık da var.Yaşlı adam Lloyd’un kızkardeşinin düğününde boy gösterince, oğlu annelerini ölüm döşeğindeyken terk edip giden babasının verdiği kararı yeniden tartışma konusu yapmaktan kendini alıkoyamıyor ve hesaplaşmaları kısa zamanda karşılıklı itiş kakışa dönüşüyor.

Buraya kadar her şey gayet rutin. Ancak filmin ilk sahnesini çekip çeviren cingöz sihirbazı unutmamak lazım. Film “Mr. Rogers’ Neighborhood” dizisinin o döneme özgü yayıncılık standartlarıyla dolup taşan tamamen hayal ürünü bir bölümünde, Tom Hanks’in gösterinin efsanevi tematik şarkısını söyleyerek stüdyoya adım attığı ve Lloyd’un (aslında Junod’un) hikayesine giriş yaptığı sahneyle başlıyor. Film boyunca ekrana yansıyan eğreti dış mekan çekimleri, seyircide sanki doğrudan doğruya gösteriden bir takım minyatür sahneler kaldırılıp dışarı alınıyormuş duygusu yaratıyor. Micah-Fitzerman Blue ve Noah Harpster’in senaryosu, Rogers’in cana yakın hitabetin konusu öfke yönetimi olan bir vaka çalışmasının prototip sunumuna tatbik ediyor adeta. Bu amaca yönelik en gelişmiş araç değil belki, ama yine de Rogers’i sanki başka dünyalara ait olduğu düşünülen ünüyle eşleşen ve kendi cazibesinde var olmaya devam eden uçuk bir parıltı sayesinde dramanın üzerinde bir yerlerde konumlandırmaya yetiyor.

Agresif bir gazeteci olarak editörü tarafından Rogers hakkında abartılı övgülerle dolu bir yazı hazırlamakla görevlendirilen Lloyd’un hoşnutsuzluğu bakışlarından hemen anlaşılıyor. “Beautiful Day”, dram yüklü basın ofisi konuşmalarına (“En az 450 kelimelik haber yarın hazır olsun! Şimdi çık git odamdan!” gibi) yer veren birden çok filmi kendi bünyesinde birleştiren, fakat başlangıç kurgusunun ötesine geçince de ritmi çok daha entrikalı hale dönüşen bir film. Bu noktadan itibaren Rogers tarafından Lloyd’a özel bir ilgi gösterildiğini görüyoruz ve Rogers, şaşkına dönmüş muhabiri Pennsylvania’daki stüdyoda ağırlayarak hem daha sıkı fıkı teke tek bir görüşme ortamı yaratıyor hem de ısrarla sergilediği pozitif tavırlarla etkisi altına alıyor.

Görüntü yönetmeni Jody Lee Lipes’in gezgin kamerası, kat kat düzenlenmiş stüdyo ortamında keşifte bulunurken Lloyd da fantastik setlerin parlak ışıklarının gölgede kalmış köşeleri kararttığı yerden Rogers’in sıkı fıkı gösterisine göz atıyor. Bir ara Daniel Tiger’in tatlı tiz sesiyle konuşan Rogers’i büyülenmiş bir şekilde dinlerken yüzeyin altında çok daha fazlası bulunduğuna ikna olmuş görünüyor. Ancak Rogers’in davetkar gülüşü sürekliliğini hiç yitirmiyor ve o, Lloyd’u sorunları hakkında sorgulamak konusunda, en az Lloyd’un bu sorunları kendi çalışma öznesinde bulmak konusunda olduğu kadar ilgili ve meraklı görünmeyi sürdürüyor.

Lloyd’un, Rogers tarafından sergilenen dışa dönük uysallığın arka planındaki hikayeyi ortaya çıkarmasına yol açan şiddetli dürtü, sanki yürüttüğü hummalı araştırma süreci zihninde var olan bir fragman tarafından yazılmışcasına planlı programlı bir niteliğe bürünüyor. Ama bu sahneler çoğunlukla ikili arasında süregiden iletişime ortam da oluşturuyor. Lloyd, araştırmasına yeni satırlar ekleme çabası içerisinde Rogers’in arşivini (Hanks burada adeta Arsenio Hall’dan Oprah’a kadar uzanan geniş bir yelpazede herkesle yaptığı eski mülakatlarda aniden beliriyor ve Forrest Gump’taki senaryo metnini tekrar gözden geçiriyor) didik didik ediyor.

Lloyd’un karısı ve babası ile yaşadığı yıpratıcı sorunlar geleneksel bir çizgide ilerliyor ve hatta zaman zaman melodram boyutuna tırmanıyor, ama Rogers ile her yeni karşılaşmada yaptığı konuşmalar bu konuların daha fazla derinlik kazanmasına neden oluyor. Rogers, gösteriyi bıraktığı yerde karşılaştığı kariyer sorunlarının tuhaf bir aşamasını teşkil eden kendi ailevi meselelerin ipucunu verdiğinde ve kendi aile hayatındaki yabancılaşmayı kabullendiğinde bile sorunlarını evrenselleştirmek adına bu konuları saptırmakta son derece başarılı oluyor. En iyi ihtimalle, bu karşılaşmaların her biri James Ponsoldt’un “The End of the Tour” filminde David Foster Walace’ın hayatını araştırmakla görevlendirilen muhabire sohbet ortamındaymışcasına yöneltilen benzer bakış açılarını yansıtıyor. Sonuçta her iki film de bir dünya görüşünün konuşma üzerinden açılımlandırılmasına yönelik entelektüel süreci keşfetmeyi hedefliyor. “A Beautiful Day in the Neighborhood” yalnızca bunu daha derindeki niyetlerini görünmez kılan daha süslü kavramlarla gerçekleştirmeyi başarıyor.

Hanks’in sevgi dolu şeceresi, doğrusu onun tam da Rogers rolü için biçilmiş kaftan olduğu anlamına geliyor, öyle ki New York metrosunda hayranlarıyla birlikte gösterisinin tematik şarkılarını söylerken bile, karşılaştığı herkesin fotoğrafını çeken dertsiz büyücü rolüne kendisini adam akıllı kaptırmanın yanı sıra hayranları üzerindeki çekiciliğini de tamamiyle içselleştiriyor. (Bu tatlandırıcı an çoğu kişiye uyduruk gelebilir, fakat Junod da sonuçta bu anı hikayesine dahil etmiş.) Film, Rogers’in kişiliğinde yer etmiş çekiciliğe biraz fazlaca bel bağlamış denilebilir, ancak belirli sınırlar dahilinde kalmasının altında yatan mantık silsilesine gerçekten güvendiği de gözlerden kaçmıyor. Ve karşımıza çıkan aşırı duygusallığın bütünü için filmde kamera arkasındaki yetenek hakkında çok sayıda zorlayıcı çağrışım mevcut, zira film Rogers’in şenlikli değerler sistemine bir saygı duruşu olmasından çok, süregiden cazibesinin kurnazca keşfe çalışılması adeta.

Yönetmen Heller’in filmine dahil ettiği zahmet isteyen bir iki burgu her zaman hoşa giden sürprizler olarak karşımıza çıkıyor. Hayal dünyasında kurgulanan rüya sahnesi, Rogers’in karton takımlarının görüntüsü ekrana yansır yansımaz “Spike Jonez”vari bir gerçeküstücülüğe yöneliyor (bu materyale dair pek de iç açıcı olmayan görüntülere Jim Carrey’in “Showtime” dizisi “Kidding”den aşina olanlar bunların hepsini daha önce gördükleri hissine kapılabilirler). Filmdeki en güçlü an Hanks’in ekrandaki hakim duruşunun, cüretkar bir anlatımın içeriğindeki beklenmedik değişim ile harmanlandığı an olarak dikkat çekiyor.

Rogers’in 1997’de düzenlenen Emmy ödül töreni kapsamında “ömür boyu başarı ödülü”ne layık görüldüğü zaman yaptığı konuşmadan kısa bir anı ödünç alan filmde Rogers’in Lloyd’u, var oluşuna sevgiyle katkıda bulunan herkesi yad etmesi için bir an sessiz kalmaya davet ettiği sahneyle yüz yüze geliyoruz ve burada Heller ortamın özünde mevcut aşırı duygusallığa bağlı kalite kaybını sihirli bir “dördüncü duvar yıkıcı” büyüye dönüştürüyor. “Won’t You Be My Neighbor”daki gibi, hikaye önce sinik bir okuma istiyor, sonra da onu kibarlıkla öldürüyor. Rogers’in mizah duygusundan yoksun menajeri bir gün Lloyd’a şöyle söyler: “Senin gibi insanlardan hoşlanır”, ki burada kastedilen yaşamın aydınlık yüzüne bakmayı hak eden karanlık ruhlar ve hatta belki de izleyicilerin büyük çoğunluğudur.

“A Beautiful Day in the Neighborhood”, Rogers mitini yeniden keşfe çıkmıyor, hatta filmin yenilikçi araçları bile bir kısım materyali daha belirgin açınlamaların elinden kurtarmaya yetmiyor denebilir. Neyse ki bunun bir geri dönüşü yok değil. Muhteşem kapanış sahnesinde, yapımın o günkü özeti tamamlanmasının ardından Rogers’in sessiz kaldığı bir an, son bir şiirsel jesti karşımıza getiriyor ve bize bu sevimli, gösterişten uzak filmin görünen yüzünün altında çok daha derin hassasiyetlerin dolanıp durduğunu anımsatıyor. Tıpkı Rogers’in kendisinde olduğu gibi.

Eric Kohn’un IndieWire’da yayınlanan değerlendirme yazısından derlenmiştir.

Leave a comment

Design a site like this with WordPress.com
Get started